Deftere dön

Birlik ve Bilge

9 dk okuma

Öğle güneşi sarı başakları kavuruyor. Coşkun, deli bir nehir iki tarlayı birbirinden ayırmış. Ekinlerin biri kuzeyde, diğeri güneyde ufka kadar uzayıp gidiyor. Doğuda ise nehir devasa bir uçurumdan aşağıya dökülüyor ve ekinler bıçakla kesilmiş gibi dümdüz bir hat üzerinde son buluyor. Sarının bin bir tonundan oluşmuş sonsuz bir deniz hafif rüzgârda dalgalanıp duruyor. Nehrin üç yüz adım kadar güneyinde bir yaban armudu ağacı bu denizin ortasında ufacık bir ada gibi duruyor. Altında, ekilmemiş el kadar bir toprak parçası. Çırılçıplak bir kadın sol dizi ve sağ ayağı yerde, çenesi sağ dizine dayanmış, başı hafif öne eğik ve gözleri kapalı duruyor. Kızıla çalan dalgalı uzun saçları omuzlarına dökülmüş, rüzgârla oynaşıyor. Elleri yumruk olmuş, toprağa basıyor. Gözlerini açıyor, tam karşısındaki uçuruma dikiyor. Ayağa kalkmaya çalışıyor fakat başaramıyor. Her şey çok ağır ve kalkmaya çabaladıkça daha da ağırlaşıyor. Zaman yavaşlıyor. Başakların hışırtısı, şelalenin sesi, havaya karışan su zerrelerinin ışıltıları, her şey yavaşlıyor. Gözlerini kapatıp derin bir nefes alıyor, sonra var gücüyle yumruk yaptığı ellerini toprağa bastırıyor. Bu sefer kalkmaya çabalamıyor, sadece dünyayı itiyor. Yerden havalanıyor. Bacaklarını geriye uzatıp havada uzanıyor. Başakların hemen üzerinden ilerideki uçurumu görebiliyor. Bu yavaşlıktan kurtulması lazım; tüm benliğiyle istiyor bunu ve usulca havada ilerlemesi için bu derin istek yeterli oluyor. Sanki o duruyor da biri ağır ağır altındaki dünyayı çeviriyor. Uçma hissinin verdiği mutluluk ve heyecanla tüm dünya hafiflemeye başlıyor. Hızlanıyor, hızlanıyor, hızlanıyor. Uçurumdan bir ok gibi fırlayıp gökyüzünde süzülmeye başlıyor. Elleri yanlarda açık, tüm vücudunu yalayan rüzgârı kucaklıyor. Aşağıda, nehri saran çam ormanının büyüleyici güzelliği gözlerini yaşartıyor. Havada daireler çizerek süzülmeye devam ediyor. Özgürlüğü tüm hücrelerinde hissediyor. "Bütün dünya benim," diye geçiriyor içinden. Sonra birden ne kadar yüksekte olduğunu düşünmeye başlıyor. "Ya düşersem!" Bu kuruntu onu yavaşlatıyor. Yavaşladıkça korkusu artıyor ve korkusu arttıkça yavaşlıyor. Sonunda aşağı düşmeye başlıyor. Kuruntuları ve korkuları onu aşağı çekiyor. Kalbi deli gibi çarpmaya başlıyor. Nehrin kenarındaki kayalara doğru hızla düşüyor, düşüyor, düşüyor…

Bilge çadırında sarsılarak uyandı. Kalbi deli gibi çarpıyordu. İçeride yalnız olmasa birinin kendisini havaya kaldırıp yere attığına yemin edebilirdi. Başka bir dünyadan buraya düşmüş gibiydi. Kendine gelmesi birkaç dakikasını aldı. Kalktı, dışarı çıktı. Sabahın serinliğinde kuşlar şakımaya başlamıştı. Boyları yirmi metreyi bulan kızılçamlar on beş yıl önceki yangından sonra buraları tekrar örtmeyi başarmıştı. Dizliklerini, eldivenlerini ve kaskını taktı. Mataralarını sırt çantasına koyup motoruna atladı. Az ilerideki yangın güvenlik yoluna çıktı, aşağıya döndü. Dün gördüğü kaynaktan su alıp kendine kahve yapacak, sonra akşama kadar planlarını gözden geçirecekti. Çadırını kurduğu yerden İçmeler aşağıda, sol tarafta kısmen görülebiliyordu. Deniz, sabahın erken saatlerinde hareketsiz, turkuvaz bir patiska gibi serilmişti. Keçi Adası, Marmaris Koyu'nda ufacık tefecik, sonradan konulmuşçasına oturuyordu. Denizle bulunduğu tepenin arasındaki dört yüz dönümlük araziye kurulmuş devasa tesis, Leviathan Pearl Palace, pis bir yamalık gibi yamacı kaplamıştı. Akşamki konserden önce, bu taze ormanın içinden oraya gidip gelebileceği bir yol bulması gerekiyordu. Konsere, otele ve Bilge'ye tekrar geleceğiz; fakat önce sizi on beş yıl öncesine götürmem gerekiyor.

Haziran 2021. Türkiye'nin dört bir yanı alevler içindeydi. Sebebi belli olmayan birçok yangın eş zamanlı olarak başlamıştı; özellikle Ege ve Akdeniz bölgelerinde etkili oluyordu. Bu kıyametin içinde bazı fırsatçılar göz koydukları arazileri kundaklatmışlardı; siyasi bağlantılarını kullanarak birkaç yıl içinde inşaatlara başlayabileceklerini biliyorlardı. Rant ekonomisinden ve rüşvetten beslenen siyasi iktidardan bu tür izinleri almak oldukça kolaydı. İçmeler'deki yangın da işte böyle bir fırsatçı tarafından tezgâhlanmıştı; üç yıl geçmeden Leviathan Pearl Palace'ın inşaatı başlayacaktı. İtfaiye ekipleri ve halk canhıraş bir mücadeleye girişmişti. Yirmi beş yaşındaki Halil, yeni aldığı ikinci el motosikletiyle itfaiye ekiplerine içme suyu taşıyordu. Yorulmuyor, acıkmıyor, susamıyor, boyuna aşağı yukarı gidip geliyordu. Hengâmede soğutma suyunun boşaldığını ve bu yüzden motorun aşırı ısındığını fark edememişti. Bin birinci seferinde tepeden aşağıya inerken motor iflas etmiş ve gidon kilitlenmişti. Taşlık patikada dönüşü alamayan Halil savrulup kayalıkların üzerine uçmuş ve bayılmıştı. Yoğun duman altında kalan evladımız boğulmuş ve bir daha da kendine gelememişti. Bir gün sonra cesedi bulunduğunda Twitter'da gündem oldu. Kararmış suratıyla çektiği kendi fotoğrafı milyonlarca kez paylaşılmıştı. Bir hafta sonra ise Halil'den geriye, annesinin yüreğindeki acıdan ve abisinin kaskını odasında saklayan on bir yaşındaki kız kardeşinden başka pek bir şey kalmamıştı.

Bilge'nin çadırını neden bu tepeye kurduğunu artık tahmin ediyorsunuzdur; fakat önce müsaadenizle Birlik'ten kısaca bahsedeyim. 2015 yılında ODTÜ'de bir ekip, toplumsal yapıların bilgisayar modellerinin oluşturulması ve bu modellerin belirli başlangıç koşulları altında bir simülasyona dönüştürülmesi üzerine bağımsız bir araştırma başlatmıştı. İnsan ve toplum karakterlerinin birer matematiksel modeli oluşturulmuştu. Amaç, o yıllarda yeni gelişmekte olan makine öğrenmesi ve yapay zekâ teknolojilerini kullanarak toplumsal yapıların evrimini öngörmeye çalışmaktı. Ekip, farklı toplumsal yapıları simülasyonda çalıştırıyor ve belirli zaman aralıklarında ulaşılan refah seviyelerini ölçüyordu. Ulaştıkları sonuçlardan biri, içinde paranın ve ticaretin olduğu hiçbir toplumsal yapının mutlak çöküşten kaçamadığıydı. Fakat çöküşten sonra toplum doğru yönlendirilirse doğayla uyum içinde, mutlu bir yapıya evrilmek mümkün oluyordu.

Bir yapay zekâ laboratuvarında araştırma görevlisi olan iki arkadaşın başlattığı bu proje, beş yıl içinde kimya, fizik, matematik, biyoloji, psikoloji, sosyoloji gibi temel bilimlerin yanı sıra birçok mühendislik öğrencisinin ve akademisyeninin de katıldığı büyük bir topluluğa dönüşmüştü. Bu çalışmaların başladığı yıllarda Anadolu'da egemen siyasi irade her anlamda çürümüştü ve bu, dünyanın genel halinden çok da farklı değildi. Gücü elinde bulunduranlar insan kaçakçılığı, petrol kaçakçılığı, uyuşturucu ticareti, silah ticareti, kadın ticareti yapıyor; siyasetteki ve kolluk teşkilatlarındaki rüşvetçi uzantıları sayesinde hiçbir zorlukla karşılaşmadan yollarına devam edebiliyorlardı. Kadın cinayetleri ve çocuk tecavüzleri ayyuka çıkmış, failler korunur hale gelmişti. Kadın katillerinin serbestçe dolaşmasına tahammül edemeyen ekip, kurdukları sistemi adaletin sağlanması amacıyla devreye sokma kararı aldı. Yapmaları gereken, eylemi planlamak ve bunu simülasyona vermekti. Eylemi gerçekleştirecek kişiler, günler süren taramalardan sonra algoritma tarafından belirlenip listeleniyordu. Kişiler karakter analizlerine, yeteneklerine, mesleklerine ve daha birçok parametreye göre seçiliyordu. Sonrasında ise aşamalı bir davet ve kabul süreci yürütülüyordu. Bu kişilerin oluşturduğu yapıya Birlik denildi. Henüz bilmiyorlardı ama çok daha büyük bir şeyin ilk taşlarını koymuşlardı.

Bilge mataralarını tek tek berrak su gözesine daldırdı; buz gibi su çabucak hepsini doldurdu. Tekrar yangın güvenlik yoluna çıktı, kaskını taktı, motoruna atlayıp yukarıya doğru gazladı. Çadırının yakınına gelince kahvesini hazırladı, çadırdan notlarının olduğu klasörü çıkardı. Otelin detaylı planını önüne açtı. Kâğıt, çiçeksi bir kadın parfümü kokuyordu; kendisi baharatlı kokular kullanırdı ama bunu çok beğenmişti. Jeneratör dairesinin yerini işaretledi. Ayağa kalkıp aşağıya baktı, tam yerini gözüyle de gördü. Konser başladıktan bir saat sonra otele elektrik veren ana trafo devre dışı bırakılacaktı. Jeneratörler devreye girdiğinde Bilge'nin patlayıcıları yerleştirmiş ve oradan uzaklaşmış olması gerekiyordu. Patlayıcıları kendisi hazırlamıştı; uzaktan kumanda ve ateşleme tertibatı ise Maçka Parkı'nda bir yere bırakılmıştı. Acaba kumandayı hazırlayan da İTÜ'den mi, diye geçirdi içinden. Ama öyle olsaydı neden okulun içinde bir yerde teslim edilmesindi ki? Patlamadan sonra tamamen karanlıkta kalacak otelin tahliye edilmesi gerekecekti; muhtemelen tüm müşteriler ertesi gün oteli terk edecek, sonraki rezervasyonlar da iptal olacaktı. Bu eylemde kimsenin ölmemesi istenmişti. Otelin birkaç sezonu boş geçirmesi ciddi zarar verecekti; planlanan buydu.

Otelin çevresi tellerle çevrilmiş, ormanlık alandan ayrılmıştı. Telleri aşmak kolay olacaktı ama oraya kadar gelmek pek öyle değildi. Dosyayı toparladı, çadıra koydu. Aşağıya doğru inmeye başladı. Bulunduğu noktadan otelin sınırına kadar çam ağaçlarının altında kolaylıkla ilerleyebildi; fakat otelin çevresindeki ağaçsız alan çepeçevre çalılarla dolmuştu. Toprak görünmüyordu ama çok derin olmadığı belliydi. Bu çalıların içine atlaması, dönüşte de yine içine dalması gerekecekti. Rotasını belirledi. Tekrar çadırına döndü; patlayıcıları ve akşam kullanacağı malzemeleri büyük boy siyah bir çöp poşetine doldurdu. Aralarına, hiçbir talimatta adı geçmeyen küçük dart kutusunu da koydu; kırmızı okun ucunu laboratuvarda kendi elleriyle hazırlamıştı. Çok derin olmayan bir çukur kazıp poşeti içine yerleştirdi. Üzerini kuru çam iğneleri ve çalılarla örttü. Kalan eşyalarını ve çadırını topladı, motorun arkasına ve yanlarına sıkıca bağladı. Son bir kez kamp yerine baktıktan sonra tepenin diğer tarafına doğru yola çıktı. Yangın güvenlik yolu aslında yol olarak yapılmadığından iri taşlar ve derin çukurlarla doluydu ve motokros yapanlar için vazgeçilmezdi. İki kilometre kadar ilerledikten sonra büyük bir kamp alanına vardı. Birkaç gün sürecek Marmaris buluşması için motorcular gelmeye başlamış, çadırlarını kuruyorlardı. Akşam fark edilmeden girip çıkabileceği bir yere çadırını kurdu.

Akşam, saat dokuz civarı. Ay gökyüzünde dev bir inci gibi parıldıyordu. Kamp alanı akşama kadar akın akın gelen motorcularla dolmuştu. Bilge çadırında son bir kez planını tekrar etti. Korumalı motor kıyafetlerini giydi, kaskını eline aldı; usulca karanlığa karışıp yukarıya doğru yola koyuldu. Yarım saatte ilk kamp yerine varmıştı. Sakladıklarını çantasına doldurup sırtına geçirdi, sabah belirlediği yoldan aşağıya doğru aktı. Çalıların önüne kadar geldi. Eldivenlerini ve kaskını takıp çalıların üzerine atladı. Ezilen dalların içine gömüldü. Her tarafına ince dikenler saplanmıştı; bazıları kalın kıyafetleri delip derisine batıyordu ama kafası kaskın içinde tamamen korunuyordu. Çantasını çıkarıp ileriye, tel örgülerin önüne doğru fırlattı. Kendisi ise yuvarlanarak çalılıktan kurtuldu. Örgünün önünde sağa sola biraz bakındıktan sonra tellerin eklendiği bir hattı bulmayı başardı. Çantasından iri bir kargaburnu çıkarıp ek yerini yavaşça açmaya başladı. Geçebileceği kadar araladıktan sonra çantasından patlayıcıları çıkardı. Bunları laboratuvarda kendisi hazırlamıştı. Elindekilere bakarken, iki yıldır asistanlık yaptığı kimya bölümünü ne çok sevdiğini düşündü. Jeneratör dairesi, otelin deniz tarafında, yerin altındaki geniş bir odaydı. Çilingir setini ve patlayıcıları alıp karanlıkta dikkat çekmeden ilerledi. Konser başladığı için ortalık sakindi; güvenlik kameralarını dert etmemesi söylenmişti. Oraya vardığında çok uğraşmadan kapıyı açtı, işini halledip çıktı.

Tekrar tel örgülere döndüğünde saat on bire geliyordu. Üzerindekileri çıkardı; çantasından aldığı açık mavi kot pantolonu ve göbeğini açıkta bırakan beyaz tişörtü giydi. Alçak topuklu bir çift ayakkabıyı ve ufak çantasını eline alıp usulca otele doğru yürüdü. Makyaj yapacak durumda değildi fakat makyajsız olduğu pek de fark edilmiyordu. Kaskın altında kalmaktan üstleri düzleşmiş kızıl saçlarının uçları hâlâ kıvır kıvırdı; bu hali, sanki bilerek yapılmış gibi duruyordu. Çimenleri geçince ayakkabılarını giyip konser alanına yöneldi. Saat on bire beş vardı. İnsanları süzdü; ağır bir tiksinti gelip midesine oturdu. Tam on birde sahne yarım saniyeliğine karanlığa gömüldü. Jeneratör anında devreye girmiş, kesintiyi neredeyse kimse fark etmemişti. Bilge elini çantasına soktu, kumandayı bulup düğmeye bastı. Konseri bastıran korkunç bir patlamayla jeneratör devreden çıktı, her yer karanlığa gömüldü. Deniz tarafından alevler yükseliyordu. İnsanlar panik halinde otelin dışına doğru akın etmeye başladılar.

Talimatlara göre Bilge'nin görevi bitmişti; artık çıkıp gitmesi gerekiyordu. Simülasyon bu geceyi tek bir can kaybı olmadan hesaplamıştı. Ama simülasyonun hesabında, annesinin on beş yıldır her akşam sofraya koyduğu fazladan tabak yoktu. Bilge, büyük yerleşkenin lobisine yöneldi. Acil durum ışıkları kırmızı yeşil yanıyor, kaçış yollarını aydınlatıyordu. Merdivenlerden en üst kata çıktı. Kral dairesine yöneldiği sırada, bir kadının hâlâ giyinmeye çalışarak panikle odadan dışarı fırladığını gördü. Kadın geçip gidene kadar holde gizlendi. Sonra hızlı adımlarla odaya girdi. Aradığını bulmuştu. Otelin sahibi, yani on beş yıl önce bu araziyi kundaklatan adamın oğlu, içeride giyiniyordu. Baba, hakkında tek bir dava açılmadan, yıllar önce yatağında ölmüştü; yangının üzerine kurulan her şey oğluna kalmıştı. Bilge çantasından dart kutusunu çıkardı, kapağını açıp ortadaki kırmızı oku aldı. Usulca yaklaşıp adamın ensesine sapladı ve çıkardı. Acıyla ensesini tutan adam iki dakikaya kadar can vermiş olacaktı. Bilge, onun o yaz kaç yaşında olduğunu hesaplamamaya çalıştı.

Çabucak dışarı çıkıp orman tarafına doğru gitti, tel örgüde açtığı aralıktan dışarı süzüldü. Kıyafetlerini çıkarıp çantasına yerleştirdi. Telde açtığı aralığı tekrar kapattı. Çalıların arasından geçip çam ağaçlarının arasına daldı. Yukarı çıkınca bir süre oteli izledi. Jeneratörün yakınındaki yakıt dairesi de alev almış, büyük bir gürültüyle infilak etmişti. Etraftaki binalar da tutuşmuştu. Otelin batı kısmı yanıyor, denizi ışıldatıyordu. Ay ışığı altında kampa vardığında saat gece yarısını biraz geçmişti. Kaskını motorun gidonuna astı. Çadırına girdi, üzerini değiştirdi ve uzandı. Bir saat kadar sağa sola döndükten sonra uykuya daldı.

Öğle güneşi sarı başakları kavuruyor. Yaban armudunun altında, sol dizi ve sağ ayağı yerde, elleri yumruk. Gözlerini açıyor, tam karşısındaki uçuruma dikiyor. Derin bir nefes alıp var gücüyle ellerini toprağa bastırıyor. Dünyayı itiyor.

Dünya kıpırdamıyor.

Sait Elmas